TÜRKİYE GÜNLÜK KORONAVİRÜS TABLOSU Toplam İstatistikler
  • BUGÜNKÜ TEST SAYISI 214.957
  • BUGÜNKÜ HASTA SAYISI 5.012
  • BUGÜNKÜ VEFAT SAYISI 53
  • BUGÜNKÜ İYİLEŞEN SAYISI 4.194
Zeynep DAĞDEVİRENOĞLU

GÜNEŞ’İN HİKAYESİ

  Bu aslında benim hikayem. Kısacık birkaç ilkokul anımın içindedir Güneş.Bundan çok zaman önce Atatürk İlkokulunda Özel Sınıf adı altında bir sınıf vardı. Mevcudu çok azdı. O yıllarda bizlerin sınıfları..

GÜNEŞ’İN HİKAYESİ

 

Bu aslında benim hikayem. Kısacık birkaç ilkokul anımın içindedir Güneş.
Bundan çok zaman önce Atatürk İlkokulunda Özel Sınıf adı altında bir sınıf vardı. Mevcudu çok azdı. O yıllarda bizlerin sınıfları 40 kişi ve üzeri iken bu sınıfta 5-8 arası öğrenci olurdu. Yazıyı okuyanların içinde hatırlayanlar olacaktır. Sınıf okulun ilk katındaydı ve yanlış hatırlamıyorsam ana kapıya yakındı. Neyse, sınıfın yeri çok önemli değil. Öğrencileri biraz farklıydı o sınıfın. Okuma yazma öğrenebilir ama bizler gibi diğer derslerde pek başarı yakalayamazlardı. Amaç onlara okuma yazma ve dört işlemi öğretip hayatı biraz daha rahat hale getirmekti. Bazıları fazlaca yaramazdı, bazıları çok sessizdi. Bahçede sıra olduğumuz zaman onların sınıfı ile bizimki yan yana düşerdi. Güneş de bu sınıfın öğrencilerinden biriydi. İşte benim Güneş’le anılarım bu sıralarda başladı. Güneş turuncu saçlı, yüzünde yine turuncu çilleri olan, dişleri biraz bakımsız bir kız çocuğuydu. Bir ihtimal benden bir ya da iki yaş büyüktü. Önlüğünün üzerinde hep elde örülmüş bir yelek ya da hırka olurdu. Benimkine benzeyen kırmızı bir çantası vardı. Ben onu hiç kirli ya da dağınık görmedim. Her öğrenci gibi gelir sırasına geçer beklerdi. Ancak, okulun bir takım öğrencileri gelir “deli, deli, deli” diye sataşırdı ona. Dururdu önce bir, iki, üç en sonunda öfkelenir kovalamaya başlardı. Ya da okulun bahçesinde bir çeşme vardı, oradan su içmişse eğer diğer çocuklar arkadaşlarını uyarırdı “içme, içme demin şu deli oradan su içti” diye. Oysa Güneş her zaman sakince sırasında durur zilin çalmasını beklerdi. Ama onu hep kızdırdıkları ve bir süre sonra tepki verdiği için adı çıkmıştı “korkunç”, “kaçın Güneş geliyor” diye.
Bizim arkadaşlığımız nasıl başladı hatırlamıyorum. Herhalde sırada beklerken yine böyle bir sataşmanın sonucunu engellemek istemiş olmalıyım ki, biz ara sıra konuşur olduk Güneş’le. Bazen sıramızdan çıkıp bahçede kısacık turlar da atardık. Değişik düşünürdü Güneş. Bazen konuşurken zorlanırdı ama anlatırdı en sonunda.
İşte bu konuşmalarımızdan birinde demişti ki, “ben kimseye bir şey yapmıyorum ama bana hep sataşıyorlar. Ben deli değilim. Bana deli dedikleri zaman çok üzülüyorum. Okula gelmeyi çok seviyorum ama üzülüyorum işte”.
Çocuk aklımla onu teselli ettim, onun arkadaşı olduğumu birilerine kızarsa boş verip benim yanıma gelmesini söyledim ona. İçime işledi söyledikleri. Belki üstünden otuz yıldan fazla geçti sesi hala kulağımdan gitmiyor.
Şimdiki zamanda bu tip öğrencilere kaynaştırma öğrencisi deniliyor. Mevcut sınıflara yerleştiriyorlar. Diğer çocuklarla birlikte öğrenebildikleri kadar öğreniyorlar. Sınıf arkadaşları ve diğerleri onları ayrıcalıklı görmüyor. Güneş’in okuduğu yıllarda Özel Sınıf iyi niyetle açılmış faydalı bir sınıftı aslında ama çocuk milleti işte, kendi aralarında çok acımasız oluyorlar. O zamanı hatırladıkça Güneş’in maruz kaldığı insafsızlığı düşünmek bile istemiyorum.
Şimdi soruyorum size: Güneş neden beni hiç kovalamadı? Güneş neden bana hiç tükürmedi? (hiç bir şey yapamazsa tükürürdü) Neden bana dertlerini anlattı?
Cevabı kolay değil mi?
Ben de onu farklı olduğu için sevdim, turuncu saçlarını çok sevdim, çillerini sevdim, onu Güneş olduğu için sevdim, konuştum, tanıdıkça daha çok sevdim. Bir sonraki sene Güneş yoktu okulda. Bir daha onu hiç görmedim. Bana dert yanarken gözünden düşen yaşlar hiç aklımdan çıkmadı.
Kim bilir Güneş’in doğuşu ailesi için ne büyük bir mutluluktu? Kim bilir o turuncu saçlarıyla nasıl aydınlatmıştı etrafı? Peki ya Güneş doğduktan sonra onun farklı olduğunu anladıklarında? Tahmin yürütürsek Güneş onlar için bir kez daha doğmuştur diyorum ben.
Engelli olmak hem engel sahibi için hem de ailesi için maddi ve manevi ama özellikle manevi olarak çok zor bir durum. Dışarıdan gelen anlamsız acıyan bakışlar, belki duyulan birkaç acıma sözü. Hiç kimse bunları ne duymak ne de görmek ister. Kişi ve ailesi engeliyle yaşamayı, hayata tutunmayı öğrenir zaman içinde. Ama dışarıdakiler bunu öğrenmez, öğretmez ve anlamazlar. Halbuki birkaç dakika sonra hangimiz ne durumda olacağız bilenimiz var mı? Sağlıklı doğmak, büyümek hayatımızı hep bu şekilde geçireceğimiz anlamına gelmiyor.
Kurban Bayramında oğlumla Fatih caddesinde yürürken, ara sıra yolda rastladığımız 14-15 yaşında olduğunu tahmin ettiğim zihinsel engelli kardeşimiz anne ve babasının yanında elinde olabildiğince ucuz gözüken plastik damperli bir oyuncak kamyonla mutluluktan mest olmuş bir şekilde yürüyordu. O kadar mutluydu ki, işte tam bu sırada oğlum bana dönüp bir şeyler demeye başladı gözleri dolmuştu, çocuğun mutluluğu oğlumun mutluluğu olmuştu birden. Dediği şuydu “ ben bana alınan bir sürü oyuncaktan hem de en istediklerimden bile bu kadar mutlu olmadım”. “ Belki kendi oyuncaklarımı onunla paylaşabilirim”. İşte o an sevginin, anlayışın, empatinin küçücük bir kalpte nasıl büyüdüğünü gördüm. Çocuğum da benim gibiydi, kendinden aciz olanı küçümsemek değil, kucak açmak gerektiğini öğrenmişti nasıl öğrenmişse.
Son günlerde paylaşım ağlarında dolaşan bir yazı beni çok üzdüğü için yazdım bu yazımı. O yazıda birçok engelli çocuğun okulu bırakmak zorunda kaldığı, çünkü diğer çocukların onlarla alay ettiği anlatılıyordu. Evet, çocuklar bazen çok acımasız olabiliyorlar, ama bunu önlemek, onlara hayatı bütün olup bitenleriyle öğretmek de bizim elimizde. Engelli ya da engelsiz hepimiz eşit haklara sahibiz ve belki yarın hepimiz bir engelliyiz.

YORUMLAR (İLK YORUMU SİZ YAZIN)

Sitemizde yapacağınız yorumlar kontrol edildikten sonra yayınlanacaktır.

ÜYE GİRİŞİ

KAYIT OL